KÜRT TARİHİ
Kürtlerin Tarihi
Kürtler, Mezopotamya’nın yerlilerinden olup Zagros dağlarından, Toros dağlarına kadar uzanan coğrafyada yaşayan 25-30 milyon kişiden oluşan etnik gruba mensup ve Hint-Avrupa dili konuşan halklardan biridir.
Din
Kürtler, dini bakımdan çok heterojen bir halk olup aralarında birçok farklı dine mensup gruplar vardır. Kürtlerin çoğunluğu Sünni Müslüman olup Islamiyeti kabul etmiştir. Türkiye ve İran sınırları içinde yaşayan Kürtlerin çoğunluğu sünni, diğerleri alevidir.(irandaki alevi kürtlere ehl-i hak denir.). Ayrıca Şii,Yezidi, Yahudi, Zerdüşt ve Hıristiyan Kürtler de vardır.
Dil
Kürtçe, Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İrani kolunun kuzey-batı İrani grubuna ait bir dildir.1 Kürtçe, dünyada tahminen 30-40 milyon insan tarafından konuşulmaktadır. Kürtlerin konuştuğu lehçeler şöyle sıralanabilir: Kurmanci, Sorani ve Kelhuri. Ayrıca Zazaca da lehçelerden biridir.
Kürtçe, bugün Türkiye, İran, Irak, Suriye, Sovyetler Birliği, Lübnan gibi değişik devletlerin sınırları içinde yaşamakta olan Kürtlerce konuşulur. Kürtçe Irak’ta resmi dil olarak tanınmıştır. Dil içerisinde, Farsça, Arapça ve Türkçe kelimeler bulunmaktadır.
Kürt edebiyatı; halk edebiyatı ve yazılı edebiyat olarak ikiye ayrılır. Sözlü edebiyat, yani halk edebiyatının tarihi binlerce yıl öncesine kadar dayanıyor. Yazılı edebiyat ise bin yıl öncesine kadar dayanıyor. Hemadani Baba Tahir (935-1010), Kürt edebiyatının ilk yazılı örneğini, bin 100 yıl önce İran’da Arap alfabesiyle Kürtçe yazmıştır.
Kürtçe’nin eski ve güçlü edebi ürünlere sahip diğer bir lehçesi de Kurmanci lehçesidir. Kurmanci lehçesiyle bu güne kadar ulaşmış şiirler yazan Kürt şairleri arasında ilk akla gelenler: Elîyê Herîrî (1425-1495), Feqîyê Teyran (1590-1660), Melayê Cizîrî (1570-1640) ve Ehmedê Xanî (1650-1707)’dir. Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn adlı ünlü eseri ilk kez 1730′da çevrilip yayımlanmıştır.
Ortadoğu’da Kürtler
Kürtler yoğun olarak Toros ve Zagros dağlarının kesiştiği, Mezopotamyayı da içine alan, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu, Irak’ın kuzeyi, İran’ın Kurdistan, Batı Azerbaycan, Azerbaycan (Zengilan, Laçin, Kubadli, Kelbecer) Kermanşah ve Loristan eyaletlerinde yaşarlar.
Türkiye
Nüfus
Türkiye’deki Kürt kökenli Türk nüfusuna dair sayım Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından 1965′de yapılmıştır. Buna göre, 1965′de 31.391.421 olan Türkiye Nüfusu’nun 3.219.502’si ana dili olarak Kürtçe’yi beyan etmiştir. Bu sayı, toplam nüfusun yüzde 7,07’sine tekabül etmektedir. 2000′li yıllara bakıldıığında ise Türkiye’de yaklaşık 15- 20 milyon Kürt asıllı Türk vatandaşı olduğu belirtilmektedir. [1]
Coğrafya
Türkiye’deki Kürtler Cumhuriyet’in ilk yıllarında yoğunlukla Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine yayılmış halde bulunuyorlardı. Son yıllarda yaşanan iç göçler nedeniyle, bu bölgeden İstanbul, Adana, İzmir, Bursa ve Mersin gibi büyük kentlere göç etmişlerdir. Bu nedenle, özellikle Anadolu’nun batısında yaşayan Kürt kökenli nüfusun, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya göre çok daha fazla olduğu tahmin edilmektedir; ancak yukarıda belirtildiği gibi, nüfus sayımlarında vatandaşlık esas alındığı ve etnik köken sorulmadığı için, Kürt kökenli nüfusun nerede daha yoğun olduğu konusunda kesin bir şey söylemek olanaksızdır. Ayrıca evlenmeler sonucu da nüfus karışmıştır. Bir kısım Kürt kökenli Türk vatandaşı ise başta Almanya olmak üzere, çeşitli Batı Avrupa ülkelerine göç etmiştir.
İran
Nüfus
İran’da yaşayan Kürtler çoğunlukla Kordestan Eyaletinde yaşamaktadırlar. Kürt nüfusunun 8 ila 9 milyonu (2000) bulduğu tahmin edilmektedir. [2]
Suriye
Nüfus
Tahmini nüfus 1 ila 2 milyon arasındadır. [3] [4]
Coğrafya
Suriye’deki Kürt nüfusu genellikle Suriye-Türkiye ve Suriye-Irak sınırlarına yakın bölgelerde yaşamaktadır.
Politika
Türkiye ile Suriye ülke sınırlarından en rahatsız insanlar sürekli konu edilmiştir, Propaganda filmi gibi bir çok filmde konu çok fazla değişmemiştir. [5]. Günümüzde de sınır bayramlaşmaları olarak isimlendirilen bu tür buluşmaların odağında Kürtler vardır.
Keskin politikalarıyla ‘Çöl tilkisi’ [6] olarak isimlendirilen Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ın amaçlarından biri Kürt nüfusunun Suriye’den ayrılmasını engellemek ve hafif politikalarıyla nüfusu Suriye’ye entegre etmekti. Esad, Abdullah Öcalan’ı destekleyerek bazı Kürtleri arkasına alıp yıllarca kendisini desteklemeyen çeşitli Kürt gruplarını bir şekilde susturabimişti.
Suriye Devletinin Öcalan’ın Suriye yaşantısı boyunca Kürtlerle ikili ilişkileri ve Hafız Esad’ın bu politikayı farklı kullanımı defalarca dikkat çekmiş ve hatta ciddi krizlere dönüşmüştü. Uzun bir süre sonra Türkiye Süriye’yi uyarmıştı [7] bu uyarılar Suriye’den yanıt bulmuştu ve PKK’nin en büyük ismi Abdullah Öcalan Suriyeyi terketmişti.
Süriye’nin Kürt nüfusu üzerindeki iletişim politikası değişmiş ve artık günlük hayatta farklı şekillerde karşılaşılan bu tür baskılar nihayetinde bir futbol maçında patlak vermişti. Arap taraftarların Saddam Hüseyin lehine sloganlar atarak başladıkları olaylı bir futbol maçında Kürt ve Arap taraftarlar arasındaki kavgaya polisler müdahele etmiş ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği maçta yüzlerce insan yaralanmıştı. Onbinlerce Kürdün sokaklara döküldüğü olaylar Suriye devletinin yanlış yaklaşımlarıyla bir anda isyana dönüşmüştü [8].
Bu olaylardan sonra özellikle yabancı basının Suriyenin Kürt Kimliğini tehlike olarak gördüğüne dair açıklamaları Suriyenin devlet politikasını bir daha değiştirecekti. [9]
Irak
Coğrafya
Özerk bölgeyle beraber Irak genelinde Kürt nüfusu 5 milyonun üzerindedir. [10]
Nüfus
Irak’ta Kürt nüfusunun geneli Irak Kürdistan Özerk Bölgesi sınırları dahilinde yaşamaktadır. Geri kalan nüfusun büyük bir kısmı Bağdat’ta yaşamaktadır. 2002 yılından beridir süregelen savaştan zarar gören Bağdatlı Kürtlerin çoğunun savaşın zararlarını tekrar yaşamamak için Özerk bölgeye göçleriyle Özerk bölgenin nüfusunda değişiklikler meydana gelmiştir.
Ermenistan
Nüfus
Ermenistan’da yaşayan 40.000 Kürt halkının çoğunluğu Yezidilerden oluşmaktadır. [11]
Küçük bi not
YAŞAMI ANLATMAK,ANLAMAK İÇİN YAŞANTIMIZI,YAŞAMLARI KESKİN BİR GÖZLEM GÜCÜYLE OBJEKTİF BAKIŞ AÇISI İLE DEĞERLENDİRMELİYİZ. DUYGULARIMIZIN VE İSTEKLERİMİZİN DERİNLİKLERİNE BAKMALI, BAZEN DE KARTAL GİBİ DIŞARDAN BAKMALIYIZ YAŞANTIMIZA. BENCE YAŞANILAN HER YAŞANTIYA KENDİ YAŞAMIMIZA VERDİĞİMİZ DEĞERLE BAKMALIYIZ. İŞTE O ZAMAN YAŞAM DENİLEN GİZEMİNİ ÇÖZMEYE BAŞLARIZ.,,
bir halk yaşıyorsa veya tarihin belli bir döneminde yaşamışsa onun bir dili ve kültürü olduğu gibi hiç kuşkusuz onun bir de tarihi vardır.Devletlerin tarihi ile halkların tarihi bir birine karıştırılmamalıdır.Halkların tarihi devletlerin tarihinden çok daha eski ve köklüdür. Yaşayan ve hemde insanlık tarihinin en önemli halkalarından birini oluşturan bir halkın varlığının; dilinin, edebiyatının, tarihinin varlığı yokluğu tartışılmaz.Yani Kürt halkının tarihi var mı yok mu diye değil, Kürt tarihine ilişkin ileri sürülen tezler tartışılabilir.Öncelikle kürt tarih olgusuna yaklaşımı iyi çözümlemeliyiz. bunu tartışabiliriz
Kürtçenin Yapısı
Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde, Kürtçeden ve Kürtçenin lehçelerinden söz eder. Kürtçenin zengin ve kadim bir dil olduğunu; Farça, İbranice ve “Derice”den ayrı olduğunu vurgular.
Şemsettin Sami Kamus’ül Alâm adlı eserinde, Ziya Gökalp de çeşitli makalele ve demeçlerinin yanı sıra Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler adlı eserinde, Kürtçenin diğer dillere benzemediğini ve bağımsız, zengin bir dil olduğunu söyler.
Öte yandan Kürtler ve Farslar Ari kökenlidirler. Dilleri aynı grup içinde yer alır, ama her biri bağımsız bir dildir. Kürtler geçmiş dönemlerde kendi dilleriyle eğitim ve öğretim yapmışlardır.
Medreselerde matematik, mantık, gramer, fıkıh ve benzeri konularda eğitim ve öğretim,
Kürtçe ve Arapça yapılırdı. Ama öğretim birliği (tevhidi tedrisat) kanunuyla bu medreseler
kapatıldı ve yeni sistemde Kürtçe öğretim ve eğitime yer verilmedi.
Kürtçede lehçe ve şivelerin varlığı bir gerçekliktir. Bu gerçeklik yalnızca Kürtçeye ait
bir özellik de değildir. Tüm dillerde lehçe, şive ve ağızlar vardır. Dilde standartlaşmadan söz
ediliyorsa bu, yazı dilinde aranır. Hangi dilde hem konuşma, hem de yazı dilinde birlik
sağlanmıştır ki! Standart bir dil için ise her açıdan elverişli koşullara ve zamana, modern
kurum ve kuruluşlara ihtiyaç vardır.
Kürtler Mezopotamya’nın yerleşik halkı olup zengin bir kültüre sahiptirler. Kürtlerin
atalarından birçok kültürel ve tarihi miras kalmıştır. Bu tarihi miras ve kalıntıların bir kısmı
da yazılı belgelerdir. Mevcut belgelerden anlaşılıyor ki Kürtler, öteden beri yazıyı
kullanagelmişlerdir.
Kürtlerin Kullandığı Alfabeler*
Sümerlerin çivi yazisini m.ö. 3000 yılından millata yakın zamanlara kadar dünyadaki bir çok millet tarafından kullanıldı.
Kürtler de örneğin Hurri, Mitanni, Kaşi ve Med devletleri döneminde çivi yazısını kullanmışlar ve kendi fonetiklerine göre ses ve harflere eklemeler yada düzeltmeler yapmışlardır.
Mesela Medler bu yazıyı kulanmaya başlayınca 36 harfliydi. Medler kendi fonetiklerine göre 6 harf eklemişler. Bununla harf sayısı 42’ye çıkmış. Çivi yazısı bütün kürtçe seslere elverişli ve uygun olmuştur. Çünkü önce bu sistemi bütün seslerine göre kullanmışlar.
sümerlerin kelimeleri bazıları tek hece bazıları birden fazla sözcükten meydana geliyor. Sümerlerin bu kelimeleri ile bu günkü kürtçe sözcükler arasında bazı ortak noktalar var.
Biraç örnek:
sümerce bugünkü kürtçe ile
Ga-meş Gamêş
Pa-bil-ga Bapîr
Lu-kal Mêrê kal
A-nê-nê Awane
Gu Guh, go
Gal Gel
Mi Mê
Nuh Tufanı Tabletleri
Hazim Hacani arapça kitabında “Sefehatun Min Tarîxi’l-Kurd we Kurdistan” şöyle nakleder: Nuh tufanından bahseden çivi yazısı ile Kürtçe yazılmış ve günümüze gelmiş en eski belgelerden diyebileceğmiz tabletler var. Bu tabletler şu an londra müzesinde korunuyor. Bu alanda “Sewtu’r-Rafideyn” gazetesinde bir makale yayınlandı. Ama günümüzde kullanılan bir dil ile yazılmış bir çivi yazısı belgesi çok büyük bir olaydır(yeteri kadar tanıtılmaması ise talihsiz bir olaydır) . Bu kürtçenin tarihinin, kadimliğinin göstergesidir.
Arami ve Yunan alfabeleri
Kürtler M.Ö. 4. yüzyılın sonlarında Ixmînî imparatorluğunun çöküşünden sonra çivi yazısını kullanmayı bırakıp Yunan ve Arami alfabesini kullanmışlar. Bu alfabelerle yazılıp günümüze gelen Kürtçe tekstler “Hewramî Kitabeler”dir. Bazı kürt ve avrupalı tariçiler bu konuda çok önemli tespitlerde bulunmuşlar: 1909 senesinde Hewramanda bir mağaranın içinde Kürtçenin hawramani lehçesiyle yunan ve arami yazısı ile yazılmış kitabeler bulunmuştur.bunlar çok eski tarihlere dayanır ve genelde ceylan derisi özerine yazılmışlardır. Dr. Se’id el-Kurdistani bunlardan 3 tane kitabeyi İngiltereye götürüp Prof. Minns’e teslim etmiştir. Bu 3 kitabe m.ö. 88,22,11 de Aşkaniler zamanında yazılmış. Bunlardan biri arami alfabesi ile diğer ikisi ise yunan alfabesi ile yazılmış. Prof. Minns yunan alfabesi ile kürtçe yazılmış iki kitabe hakında araştırma yapmış ve sonuçlarını 1915’de “Helenistik Araştırmalar” dergisinde yayınlamış. Prof. Minns arami alfabesi ile yazılanı ise 1919’da “JRAS” dergisinde yayınlamış.
Aşağida da vereceğim 8 satırlık ticaret anlaşması niteliğindeki belgenin hem arapça alfabesine göre hemde orijinalini Cemal Reşîd Ehmed “Zuhûru’l-Kurd Fi’t-Tarîx” eserinde vermiş. Kitabede bağ ve bahçelerin kiralanması ve satın alınmasından bahseder. Ayrıca bu anlaşmaya şahit olanlarında isimleri tek tek metinde geçiyor.
Aşağıdaki tabloda hem eski tablonun orijinaline yakın telafuzunu hemde kürmanci lehçesine çevirisi verilmiş.
Orjinal kitabeye yakın telafuz:
1) Şenet /// Qi Yerexa Erwetet Meybenû Pitispik berî Turîn.
2) /// 1.. û? yekî kerma esmek men Ebîkuşkun Piliz yat.
3) Rezbenû Erîl berî Bişnîn dad ehî kula zewzen 10, 20, 20, 5.
4) Me men Bûmxûtî E…X hemî edlû qedemte
5) Şehdîn: Tîrîk berî Epînî berî Reşno berî Eriştet
6) Berî Ebnû Gerîpnehî berî Mitrapedî Sînik berî Matbeng
7) …Kerma esmetin kerma zînet? Erîl men
Pitispik kula zewzen 10, 20, 20, 5
Günümüz Kürmanci’siyle:
1) Sal 3000, meh Erwetet, havîn. Xwediyê şeravê Pitispik kurê Turîn
2) 201 wekî buhayê yek rezê tirî da ku nîvê malê wî bê zivirandin.
3) Xwediyê rez Erîlê kurê Bişnîn e. Temamê pere ku 55 zewzîn e da wî
4) Da xwediyê erdê. Vî kesî ev tişt qebûl kiriye di hizûra şahidan de.
5) Şahid ev in: Tirîk kurê Epînî, kurê Reşno kurê Eriştet
6) Kurê Ebnû û Gerîpnehî kurê Mîtrapedî, Sînik kurê Matbeng
7) Pereyê rezê tirî yê Esmetin. Ew ê rez ji Erîl re bê dayîn ji aliyê
Pitispik ve. Hemû li ser hev 55 zewzen e.
Bînû Şad û Masîsûratî Alfabesi
Bu alfabe kürtlere ait bir alfabedir.Alfabe 37 harften meydana geliyor ve sağdan sola doğru yazılıyor. Arap alfabesinde olmayan “P, Ç, J, G’ harfleri bu alfabede bulunur. Celadet Bedirxan’ın latin alfabesinde olmayan ‘Ğ’ harfi bu afabede vardır. İki tane “k” iki tane “ç” iki tane de “p” harfleri vardir bu alfabede. Kürtlerden başka kimse Bînû Şad û Masîsûratî alfabesini kullanmamıştır. Bînû Şad ve Masîsûratî iki Kürt aşiretidir. Kürtlerin bu alfabesinden bahseden en eski kitap arapça olan ‘Şewqu’l-Musteham Fî Ma’rifeti Rumûzi’l-Eqlam’ dir. Kitabın yazarı İbn-i Wehşiye’dir. Kendisi keldanidir ve Kürtçede biliyordu. Bu kitabını Endülüs hükümdarı Abdurrahman oğlu Abdulmelikin isteği üzerine yazmıştır. Abdulmelik kendi zamanına kadar kaç alfabe yazıldığını öğrenmek istemiş. İbnu Wahşiye bu istek üzerine hicri 241/ miladi 856’da yazmıştır. Yazar ‘Sifetu qelemin axere mine’l-eqlami’l-qedîmeti’ (eski kalem şekillerinden başka bir kalem) başlılı yazısında şöyle der: “Bînu Şad ve Masîsuratî Kürtleri bütün bilimsel ve sanatsal eserlerini bu alfabeyle yazmışlar. Bu alfabede olan harf ve şekiller çok yabancı ve eskidirler ve başka alfabelerde bulunmazlar.
Bağdatta isevilerin makberlerinde bu alfabeyle yazılmış 30 kitap buldum ve iki tanesi şuan da yanında Şam’da. Bunlarda biri üzüm ve hurma toplamak biri de yerin altından su çıkarmakla ilgilidir. İnsanlar faydalansın diye Kürtçeden Arapçaya çevirisini yaptım” der İbn-i Wehşiye. Ayrıca alfabenin orijinalini de adı geçen kitabında kaydetmiştir. Muhemmed Mela Ebdulkerîm el-Muderris bu kitaptan bir nusha ele geçirmiş ve 134 ve 135 sayfalarının fotokopisini apça “Gülan” dergisinde bir makale ile yayınlamış. Söz konusu 134 ve 135 sayfalarında bu alfabeden bahsedilir. Makalenin ismi şudur: ‘Kane li’l-ekradi eyden hurûfun yektubûne biha’(Kürtlerinde alfabesi ve harfleri vardı ve bunlarla yazarlardı) . Hogir Tahir Tewfîq’de “el-Elifbau’l-Kurdiyye”(kürtlerin alfabeleri) bazı bilgilerle beraber adı gecen sayfaları alfabeyle kaydeder.
Avesti Alfabe
A Â Î i u û i İ İ
O Ö ü a e k x xw G
Ğ İ i ç c z j s T
S d Z n p f b w M
Y y R v v s ş ş H
Avesta kürtçenin mukri lehçesine çok yakın bir dille yazılmış. Bundan dolayı Mukri’ye Avestayi lehçesi de denir.
44 harften meydana gelir. Kürtler ve Farslardan başka diğer irani topluluklarda kullanmış olabilirler bu alfabeyi. Arapçada olmayan ‘P, Ç, J, G’ harfleri bu alfabedeb yer alır.
Pehlevi alfabesi
Sasaniler Devletinde Kürtçenin Feyli lehçesi resmiydi. Miladi üçüncü ve yedinci yüzyılları arasında çok sayıda eser ve arşiv bu lehçeyle yazıldı. Birkaç örnek: Zend Avesta, Dinkerd (Soranî dinkerd) , Bondhişın, Pendnamegi Zaraduşt ve Minoki Xired bu lehçeyle yazılmışlar. Abasiler döneminde Feyli lehçesinden arapçaya çevrilen ama asılları yanlışlıkla Farsça kabul edilen eserler şunlardır:. Denizin Sinbadı, Bin Bir Gece, Xudayname, Karname,Ayiname, Kelile ve Dimne(Kereteke û Demeneke) .
Sır Alfabesi
30 harften meydana geliyor.
a (e) -b-p-t-c-ç-h-x-d- z -r-j-s-ş- s-d- t- z-e-ğ-f-q-k-g-l-m-n-w-h-y
bu alfabe Yezidi (Êzidi) kürtler arasında kullanılmış. Başta yezidi olmayan Kürtler, Araplar ve Farslar bu alfabenin harflerinden bir şey anlamadıkları için bu alfabeye “alfabeya sır” (sır alfabesi) denilmiş. Yezidilerin kutsal kitapları Mıshefa Reş ile Cêlve ‘nin bu alfabeyle yazıldıkları soylenir.
Alfabe sağdan sola doğru yazılır ve okunur. “j” harfi bazen “z” harfiyerine kullanulır ve bu özellik halada kürtler arasında var bu harfleri birbirinin yerine kullanırlar. Örnek “e ji” bazıları “e zi” aynı şekilde “v” yerine “w”, “û” yerine “y” kullanılır. Arapçada olmayan ‘P, Ç, J, G” harfleri bu alfabede bulunur.
Kiril-Kürtçe alfabesi
Bu alfabelerin dışında, İran’ın Kürdistan eyaletindeki Zêwê mıntıkasında, gümüş bir
tepsi üzerinde bir çeşit yazıya rastlanmıştır. Araştırmacılara göre bu yazı milattan önce 8.yüzyıldan kalmadır ve Medler tarafından kullanılmıştır.
Arap harflerinden oluşan Kürtçe alfabesi.
Latin-Kürtçe Alfabesi
Kürtçenin Dünya Dilleri İçindeki Yeri
Birçok dilbilimci ve Kürdoloğun belirttiği gibi, Kürt dili Hint-Avrupa dil ailesi içinde
yer almaktadır. Bu ailede yer alan İran dil grubu, Kürtçeyi de içermektedir. Kürtçe, bu
grubun kuzeybatı bölümünde yer almaktadır. Bu dil grubunda yer alan bazı dilleri şöyle
sıralayabiliriz:
Farsça, Kürtçe, Belucice, Osetçe, Yexnubçe, Peştûca, Pamirce vd.
Dilbilimciler,genel olarak dili iki yönden; biçimine (morfolojik) ve akrabalık ilişkilerine (genetik) göre ayırırlar.
Kürtçe de bükümlü bir dil olduğu için, büküm üzerine birkaç şey söylememiz gerekir3.
Dilbilimciler bükümü şöyle ifade ederler: “Çekim sırasında kökün, özellikle de fiil kökündeki
ünlünün değişmesi.”
Bükümlü diller için Arapça iyi bir örnektir. Arapçada ünsüzler (konsonant) değişmeyip,
sözcüğün başına ve ortasına gelen ünlülerden sözcükler oluşur. Örneğin “ktp” ünsüzlerinden
kitap, mektep, kâtip vb sözcükler ünlülerin değişmesiyle oluşurlar. Yine “chl” ünsüzlerinden
cahil, cehele sözcükleri oluşur.
Kürtçede sözcükler yüklendikleri göreve göre değişkenlik gösterirler ve bükülürler. Bu
kurala göre, değişiklik bazen fiilin köküne kadar yansır. Örneğin, “kirin” fiili birinci tekil
şahıs takısını alıp şimdiki zaman kipine göre çekimlendiğinde, di-k-im (yapıyorum) olur. Bu
örnekte görüldüğü gibi, fiil kökünden sadece “k” sesi değişmiyor. Bir başka örnekle,
“parastin” (korumak) fiilini şimdiki zaman birinci tekil şahısa göre çekimlediğimizde, ez diparêz-
im durumuna geliyor. Ez birinci tekil, yalın şahıs zamiridir; di- şimdiki zaman takısı;
parêz, emir halindeki fiil kökü; -im, birinci tekil şahıs zamiri ekidir.
Aynı fiili di’li geçmiş zamana göre çekimlediğimizde, min parast oluyor. Min, birinci
tekil, bükümlü şahıs zamiri; parast, geçmiş zaman halindeki fiil köküdür.
Örneklerden anlaşıldığı gibi, Kürtçede yalnızca ünsüzler değil, ünlüler de değişip
bükülmektedirler.
“Parastin” fiili şimdiki zaman kipinde çekimlendiğinde, fiilin kökünde (p a r a s t)
bulunan “a” “ê”ye; “s” de “z”ye dönüşüyor.
Türkçede çekim sırasında fiil kökü değişmez ve böyle bir vakaya rastlamayız. Örneğin
Türkçedeki “gitmek” fiilini değişik zaman köklerine göre çekimlediğimizde, fiilin sonuna
birçok çekim eki gelir ama, kurallı olarak bir ünlü veya ünsüz bükümüne rastlamayız. Gittim,
gidildi, gidecek, gitmişlerdi: Örneklerde sadece ünsüz yumuşamasına rastlamaktayız.
Hint-Avrupa dil grubu incelendiğinde, bu gruba dahil dillerde birçok ortak ve yakın sözcük görülür. Bu durum aynı dil grubunda yer alan tüm diller için söz konusudur. Bu yakınlık için, hazırladığımız örnek tabloya bakmakta yarar vardır:
Kürtçe İngilizce Almanca Fransızca Farsça Grekçe
stêr star stern astre sitare astron
kurt short kurz court – -
lêv lip lippe levre leb -
jenû – - geneou – -
dilop dropp tropfen – - -
nav name name nom name -
no/na no nein non – -
tu – du tu/te – -
nû/niwe new neu neu – -
neh nine neun neuf – -
dot douther – - – -
bira brother – - brader -
Bu konuyla ilgili olarak Minorsky şöyle der:
“Kürtçe de Farsça gibi Batı İran dillerinden biridir. Andreas, Salamann, O. Monn,
Meillet, Lent ve T. Tedesco da Batı İran dillerinin iki gruba ayrıldığını söylerler. Bunlar
Güney ve Kuzeybatı İran dilleridir ki, iki grup da birbirlerinden çok etkilenmişlerdir.
Bu etkileşim ve benzerliklere rağmen, günümüz İran dillerinin birbirlerine yabancı
gelen birçok özellikleri vardır. Kürtçe ve Farsça özgün niteliklere sahiptirler. Kürtçe
Kuzeybatı İran kolunda yer almaktadır.”
Kürtçe ve Farsça Arasındaki Farklılıklar
En belirgin ayrılık Kürtçede olup da Farsçada olmayan “cinsiyet”liktir. Kürtçeyi
Farsçadan ayıran önemli özeliklerden biri olan “cinsiyet” özelliğine çalışmamızın ileriki
aşamalarında ayrıntılı olarak değineceğiz.
Kürtçede iki grup şahıs zamiri bulunmasına rağmen, Farsçada böyle bir özellik
görmüyoruz. Bu iki grup şahıs zamiri geçişli fiillerde farklıca kullanılmaktadır. Bu
özelliğinden dolayı Kürtçe ergatif bir dildir.
Kurmanci için örnek:
Min nan xwar (Ben ekmek yedim) .
Ez nên dixwim (Ben ekmek yiyorum) .
Kirmancki (Zazaki) için örnek:
Min nan werd (Ben ekmek yedim) .
Ez nanî wena (Ben ekmek yiyorum) .
Kısacası, Kürtçede şahıs zamirlerinde erillik ve dişillik vardır ama, Farsçada böyle bir
durum yoktur. Ayrıca Kürtçede iki grup işaret zamiri vardır. Ama Farsçada böyle bir özellik
bulunmaz.
Bu iki dilin birçok ayrı özelliğinden söz edebiliriz, ancak biz sözü Vlademir
Minorsky’ye bırakırsak daha yerinde olur. Kürdolog Minorsky, Kürtçe ve Farsçanın
birbirlerinden ayrı ve bağımsız diller olduğunu söyleyerek bu ayrılıkları beş başlık altında
toplar:
1) Fonetik bakımdan: Kürt dilinin fonetiği Farsçanınkinden ayrıdır.
2) Ses değişmeleri: Farsça ve Kürtçede bulunan ortak kelimeler ses bakımından büyük
bir değişime uğramışlardır.
3) Şekil ayrılıkları: Zamirlerden tutalım fiil çekim ve bükümlerine, aitlik takılarından
isim tamlamalarına kadar birçok ayrılık mevcuttur.
4) Sözdizimi farkları.
5) Kelime ayrılıkları. (08.12.2008 21:39)
Yorum:
aslında benim türklerle herhangi bir sorunum yok şu anda üniversitedeki bir çok arkadaşım asker çoçuğu ve miliyetçi falanda değilim ve miliyetçiliğe her zaman için karşı olacam. ama burdaki bazı yazıları görünce kendim zor tutuyorum çünkü okadar saçma ve boş iddillar varki bunları yazanların ne kadar sağlıklı düşündükleri hemen kendini belli ediyor…bin defa söyledik artık karşınızda elli yıl önceki otuz yıl önceki kürtler yok bomba gibi bir gençlik geliyor nerdemi biliyorum çünkü şu anda üniversitede hangi bölüme bakarsanız bakın kürt gençleri var ve bu sayı hiç azımsanmayak kadar çok şimdi bazı filozoflar bunuda saçma bulup akıllıca bir yorum yazarlar ama inanın hiç bir şekilde takmıyorum çünkü yazılan şeyler genelde kişisel görüşler ve bilimsel gerçeklerle hiç bir şekilde örtüşmüyor…kanıtınz varsa buyrun bol bol tartışalım yazalım hatta kürt olmama rağmen kürtlerin olmadığını kanıtlarsanız size söz veriyorum bunu ıspatlamak için en çok ben çalışacam ama nafile çünkü bu tür boş şeyler(boş iddiallar) bazı kişilerin içindeki kini ve nefreti bir nebze olsun olsun dindiriyor onun için biz ne kadar kürlerin olduğunu kanıtlamak için ciltlerce kitap yazsakda bazıları bazıları zaman öldürmek için hep iddilları dilendirmeye devam edecek son olarak otuz yıl öncesine kadar dağda yürüdükleri için kart kurt seslerini çıkardıkları için adları kürt olarak kaldı diyen bütün bütün ağbabalarınız varlığımızı kabul etti onun için ben birkaç kişinin kürt yoktur demesiyle kürtler yok olmaz…ve ebediyen va olcaklardır ister inanın ister inanmayın… (02.01.2009 21:31)
yilarca korktular gercekleri sakladilar asmile etmek icin bu halki her turlu oyuna basvurdular ne oldu ellerine gecti kan dokulmekten inkar etseniz ve bu halki bir tarihi caglara uzantisini kabuletmemek ne isinize yariadi bu halki inkar edenler siz bu halkin varligini kabul etmediginiz surece hep zararda olursunuz
senin milleteni yoktur boyle millet yoktur deseler hosuna gider mi ozaman soyle derim insallah sizde bu halkin dustugu duruma dusesiniz ve bunlarin cektigi izdirabi sizlerde cekesiniz ve bu haklin derdini anlayabilesiniz nankorler omuza cankaleyi kurttaran istanbulu fetehmesine yardimci olan alparsalana malazgirte yardim eden kim mal herifler kuskafali sovenistler haklisniz bu millet kutulus savasinda bu vatani kurtarmayackti diger devletler gibi kendisi icin savasacakti soylerim kazim karabekir kimdir o olmasaydi onun birligi olmasaydi halimiz nice olurdu somurge ulkelerin elinde kazim karabekir dagitmadi ordusunu o civanmert insan kurt degilmiydi
bazı gerikafalı, sadece Kürtleri kötülemek adına konuyu saptıran arkadaşlarıma (bana bir Kürt yazılı metin gösterin diyen Sovinist Azeriye) Ehmede Xani’nin yazdığı Mem-u Zin eseri size verilebilecek en güzel örnek bence… Ayrıca eski cumhurbaşkanımız rahmetli Turgut Özal 96′da Kürtçe yasağını kaldırınca insanların gözünün açılıp gerçekleri göreceği,Kürtlerin aslında köklü bir millet olduğunu(soyumuz Medlere dayanır) herkesin öğreneceği anlaşılınca buna yasak getirildi. Peki neden? Mantıklı bir açıklaması var mı sizce? Kesinlikle yok! Bunu yapanlara tepkisiz kalanlar ise henüz Kürtlerin Tarihiyle ilgili gerçekleri öğrenmeye hazır olmayanlardır. Hepinizi Kürt Tarihini biraz daha derin biçimde irdelemeye davet ediyorum. Herkesin gerçekleri öğrenmesi lazım
MUHSİN KIZLKAYA İLE RÖPORTAJ
Modern Kürt romanının öncüsü Mehmed Uzun’un sürgünde, İsveçte, memleket hasreti içinde yazdığı Kürtçe romanları, Muhsin Kızılkaya İstanbul’da Türkçeye çevirdi. Çok kısa bir süre içinde büyülü bir okur kitlesi yarattılar. Sen û Ben onu tanıyanların, tanımayanların, mutlaka okumaları gereken bir yapıttır ve yaratıcılıkla belgeselliği kaynaştıran Muhsin Kızılkaya ile Sen û Ben’i ve Kürtçe edebiyatı konuştuk.
25.11.2008 18:30
Muhsin Kızılkaya, kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle diyordu: “Ben kendimi büyük bir dünya kuran yazardan çok, bir anlatıcı olarak görüyorum. Üstelik Mezopotamya, dünyada ilk anlatıcıları çıkaran topraklardır.” (Öküz dergisi, 86. Sayı, Temmuz 2001) Muhsin Kızılkaya son kitabı Sen û Ben’i (İthaki Yayınları, 2008) de bir anlatı tekniğiyle kaleme almış böylelikle klasik biyografinin sıkıcılığından uzak merak öğesinin egemen olduğu, yaşamdaki yoğunlukların kılı kırk yararcasına değerlendirildiği, ayrıntılardan bir tekinin bile harcanmadığı bir teknikle. Sen û Ben Mehmed Uzun’un yaşam öyküsünü Kızılkaya’nın gözünden anlatıyor. Muhsin Kızılkaya, Mehmed Uzun’la yaşadığı “uzun” on beş yılın hikâyesini, hayatı eşliğinde, son derece sanatlı bir üslup ve biçimle kaleme almış. Roman tadında bir kitapla, hazine değerindeki bu anıları gün ışığına çıkardı. Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Mehmet Uzun’un kitaplarını Kürtçe’den Trükçe’ye çeviren Kızılkaya ile Mehmed Uzun’un yolları 90′lı yılların başlarında İstanbul’da kesişir. Önce arkadaş, sonra yazar-çevirmen, daha sonra hısım akraba(Kızılkaya aynı zamanda Uzun’un bacanağı)… Modern Kürt romanının öncüsü Mehmed Uzun’un sürgünde, İsveçte, memleket hasreti içinde yazdığı Kürtçe romanları, Muhsin Kızılkaya İstanbul’da Türkçeye çevirdi. Çok kısa bir süre içinde büyülü bir okur kitlesi yarattılar. Sen û Ben onu tanıyanların, tanımayanların, mutlaka okumaları gereken bir yapıttır ve yaratıcılıkla belgeselliği kaynaştıran Muhsin Kızılkaya ile Sen û Ben’i ve Kürtçe edebiyatı konuştuk.
Kitabın adından başlayalım istiyorum: Sen û Ben neyi ifade ediyor?
Diyarbakır surlarından bir burcun adı “Ben û Sen” burcudur. Hevsel bahçelerine bakar, Dicle’nin üzerindeki On Gözlü Köprü’ye… Yaygın inanışa göre bu burçtan sözünü ettiğim manzarayı seyreden herkesin içinde aşka dair bir şeyler kımıldar. Romantik bir yerdir, aşkı çağırır. Herkes orada kendisini bir sevgiliyle o eşsiz manzarayı seyrederken hayal eder. Belki de “Ben û Sen” demelerini nedeni budur.
Sonra bir gün Diyarbakır’da bir meyhane gördüm, tabelasında “Ben û Sen” yazıyordu. Bu ismi o kadar sevdim ki, bu isimden bir burçtan da haberim yoktu. Meğerse Diyarbakır’ı bilen Kürtler arasında “Ben û Sen” adı çokça aşınmış bir şeymiş, onlar çok romantik bulmaz. Bana öyle gelmemişti.
Mehmet Uzun’un biyografisini yazmaya karar verdiğimde, alışagelmiş bir biyografi olsun istemedim. Farklı bir teknik arıyordum. Yaklaşık 15 yılımız beraber geçmişti, hısımdık, arkadaştık, yazar çevirmendik. Beraber çokça anımız vardı. Mehmet Uzun’a dair bir hayat hikayesi yazarken onunla ilgili kendi anılarımı da heba etmek istemiyordum, kitapta onların da yeri olsun istiyordum. O sırada “Ben û Sen” geldi aklıma. Kitabın öznesi o olduğu için “ben” yerine “Sen”i, “Sen” yerine “Ben”i koydum, böylece kendimi de megaloman bir konuma düşmekten kurtardım.
Kitap böyle çıktı ortaya..
Peki anılardan yola çıkarak oluşturulan bir biyografi denemesi ile kuru ve malumatlarla dolu bir biyografi denemesi arasında nasıl bir ayrım görüyorsunuz?
“Benim hayatım roman” derler ya, inanmayın böyle söyleyenlere. Hiçbir hayat hikayesinden hiçbir zaman çok iyi bir roman çıkmaz. Hayat hikayesi adı üzerinde, yaşananları anlatır, hiçbir şeyi ekleyemezsiniz hikayeye, kahramanı yapmadığı şeyi yaptıramazsınız. Oysa kurgu, hayal ürünü olan roman da yazarın eli serbesttir, kimse o adama neden o hareketi yaptırdın diyemez.
İşte bir insan 50 yıl boyunca ne yaşarsa odur onun hikayesi. Çoğu zaman da bu hikayeler sıkıcıdır. Kronolojik olarak takip edilen, okura bilgi veren, malumat satan biyografi türü böyle bir türdür. Üslup sahibi yazarların kaleminden iyi hikayeler üretilebilir bunlardan, ama sıradan bir yazarın yazacağı hikaye çoğu zaman sıkıcı olabilir.
Ben de bundan korktum. Mehmed’in hayat hikayesinin içine kendi hikayemi, anılarımı ekleyerek onu biraz monotonluktan, sıkıcılıktan, malumattan kurtardım sanıyorum. Biraz romana yaklaştım. Bir hayat hikayesini size anlatırken, aslında birden fazla hikaye anlatmayı amaçladım. Onun için Mehmed’in hayatına etki eden önemli Kürt şahsiyetlerinin, Musa Anter, Ferit Uzun, Necmettin Büyükkaya, Ahmet Kaya, Mahmut Baksi gibilerinin de portrelerine yer vererek çok hikayeli, çok katmanlı bir kitap yazmaya çalıştım.
Kendinizi sadık bir Mehmed Uzun okuru olarak görüyor musunuz?
Her şeyden önce ben Mehmed Uzun’un Türkçe çevirmeniyim. Tabi ki sadık bir okuruyum. Okuru olmasam onun romanlarını çevirebilir miydim? Zaten bir yazarı severseniz iyi çeviri yapabilirsiniz, gerisi sipariş çeviri olur ki, benim ki öyle değil. Çünkü başlangıçta kimse bu kitapları bana para kazandırmak için çevirmeyi önermedi. Bu işe gönüllü kalkıştım. Kürtçe 9 bin kelimeden müteşekkil, iptidai bir dil olarak kabul ediliyordu. Hatta bir dil olarak bile kabul edilmiyordu, Türkçenin bir şivesi sayıyordu onu bazı aklı evveller. Ben Uzun’un romanlarını çevirmeye talip olduğumda bu durumu tersine çevirmek istiyordum. Kürtçe sizin bildiğiniz gibi değil ey efendiler; Mezopotamya’nın en kadim dillerinden biridir ve 5 bin yıllık bir tarihi var, zengin bir sözlü edebiyatı var, iyi bir klasik dönem edebiyatı var, işte bu romanlar da onun modern döneminin ürünleridir. Bu romanların Türkçesini okuduğunuzda, ya Kürtçenin zengin bir dil olduğunu kabul edeceksiniz ya da Muhsin Kızılkaya’nın bir dahi… Çünkü Kürtçe bir dil değilse o halde bu metinleri ben uydurdum, bu romanları Türkçe ben yazdım, bana bütün edebiyat ödüllerini verin o halde… çok kısa bir zaman zarfında birincisinin doğru olduğunu anladılar, Mehmed Uzun’un o romanları bin bir güçlükle Kürtçe yazdığını kanaat getirdiler. Artık kimse Kürtçenin bir dil olmadığını iddia etmiyor bugün. Mehmet mezarında rahat uyuyor, ben de yaşarken mutluyum!
Kürtçede kayda değer bir yapıt ortaya koyabilmenin zorlukları nelerdir?
Cevap: “Kayda değer bir yapıt” üretmek bütün dillerde zordur. Her dilde günde binlerce kitap yayınlanmaktadır, ama bunların içinde zamana karşı direnebilen çok az yapıt kalıyor geriye. Gelişmiş edebiyatların içinde bile büyük yazarların büyük yapıtlar üretmeleri bir hayli zaman alıyor. Hele Kürt edebiyatında… Her şeyden evvel Kürtçe şimdiye kadar yasaklı bir dildi, varlığı inkar edilmişti. Araştırma kurumları yok, enstitüleri yok, sözlüğü yok, okuru yok, yazarı yok… Bu yokluklar içinde bir adamın kalkıp sanatlardın içinde en itibarlı sanat türlerinden biri olan roman yazması bir hayli güçtür. Mehmet Uzun bu güçlüğün üstesinden geldi. Çünkü sürgünde İsveç’te yaşadı. Oralarda bazı kaynaklara ulaşmak burada ulaşmaktan daha kolaydır. Çünkü orada bilgiye ulaşmanın yolları açıktır. Girersin arşivlere, kütüphanelere araştırır okursun. Ama burada bilgiye ulaşmak mümkün değil, yasaktır. Kapalı kapılar ardındadır. Uzun, sürgünün o imkanlarını kullandı, anadilinin bir sürü kaynağına kolay ulaştı ve oturup kelimenin tam anlamıyla “hayvan” gibi çalıştı. Bu çalışmasının, sebatının sonucu olarak da, başka dillere çevrildiği zaman bir anlam ifade eden, zamana karşı direneceğine kesin gözüyle bakılan birbirinden değerli 7 roman bıraktı. Kürtler Uzun’a minnettardır!
Çocukluğunuzdan bu yana içinde yaşamaya yazgılı olduğunuz dilsel çelişkilerin alttan alta bilincinizde yaralar oluşturduğu inkar edilemeyecek bir durum. Biyografinizi ilk yazma denemelerinizden birinde “Doğduğum köye, nüfus dairesi çok uzaktı. Onun için hemen yazdırmadılar nüfus kütüğüne. Yıllar sonra başka bir köye göç ettik. Bu köyde de okul yoktu, onun için her gece, evimize gelecek Türkçe bilen bir misafirin yolunu gözledim durdum ki, ona bildiğim birkaç Türkçe kelimeyi söyleyip caka satayım diye. Buna benzer meraklarımdan olsa gerek, babam beni Hakkâri merkezinde bulunan Yatılı Bölge Okulu’na yazdırdı. Okula alsınlar diye 3 yıl küçülterek yaşımı, kayıtlara 1966 olarak geçirdiler. O okulu hiç sevmedim, soğuktu, her yeri betondu ve öğretmenleri zalimdi. Şakır şakır Türkçe öğretinceye kadar, ağzımızdan burnumuzdan oluk oluk kan getirdiler. Orada iki yıl okudum ve evimizin taşındığı mahallenin ilkokuluna kaçtım. İlkokul dördüncü sınıfta devrimci oldum. Beşinci sınıfta Kürtçe okuyup yazmayı öğrendim.” Sen û Ben’e de yansıyan bu zorlu yıllardan söz edelim biraz da. . Neler geliyor aklınıza?
Yukarıda yazdıklarımdan başka çok şey geliyor aslında aklıma. Yatılı Bölge Okulu’na girdiğim zaman devlet benim Türkçe bilmediğimi biliyordu ama ben anadilim Kürtçenin yasak olduğunu bilmiyordum. Onlar hemen hatırlattılar bana. Türkçe öğrenince kadar geçen bir üç aylık süre var, bu üç aylık süre benim için bir “dilsizlik” dönemedir. Fısıldayarak, saklanarak, korkarak konuştuk birbirimizle, sonra Türkçe öğrendik, Türkçe öğrendiğimde da kendi kendime bir söz verdim. Kürtçe konuşuyorum diye bana dayak atan bıyıkları sarkık faşist öğretmenlere inat, Türkçeyi o zalimlerden daha iyi öğreneceğim! Bunu becerdim mi bilmiyorum, ama hayata atıldığım günden bugüne hayatımı Türkçe üzerinden kazanıyorum.
İlk kitaplarınızdan biri hakkında konuşurken: “Ben Türkçe yazıyorum, çünkü edebiyat dilim Türkçe’dir. Dil düşüncenin bizzat kendisidir. Hangi dilin kelimelerini kullanıyorsan o dilin, o fikriyatın ürünüsün… Ama beni Türkçe yazan diğer insanlardan ayıran bir şey vardır bana göre; bu düşünmenin içine fazlasıyla Türkçe okuruna yabancı olan bir duyguyu katıyorum, bu duygu Kürtçe’dir. (…) Bir alt sestir o.” Gölgeler Çabuk Ölür’ün arka kapağında ise “Anadilinden bir başka dile sürgün olan herkesin ortak sorunudur galiba; her şeyden habersiz yaşarken, bir de bakar ki, yeni dili anadiline karışmış, iki dil birbirinin içine geçmiş, hatta yeni dili anadilinin yerine geçmiş. (…) Zaman zaman hangisinin anadilim olduğunu unuttum. İkisini de kullandım…” Zaman içinde konuşma ve yazı dili olarak Kürtçe ile ilişkileriniz nasıl biçimlendi?
Hayatın tamamen Kürtçe yaşandığı bir aile atmosferinde geçti çocukluğum. Duyduğum bütün masallar, anlatılan bütün hikayeler, söylenen bütün şarkılar, oynanan bütün oyunlar Kürtçeydi. Tek bir istisna vardı. Kalabalık bir aileydik, ailem dindardı. Ağabeylerim sabah erkenden namaza kalktıktan sonra bir daha uyumaz, kahvaltı vaktine kadar herkes Kuran-ı Kerim’i alır, dizine koyar, hep bir ağızdan yüksek sesle, güzel bir tilavetle okurlardı. Gözlerimi hep kutsal kelamla açtım gün başlangıçlarına. İçim bir huşulukla dolu, huzur içindeydim. Kötülüklerden uzak, sadece Allah’la baş başa…
Anadilimiz Kürtçe ile ibadet dilimiz Arapçanın dışında Türkçe jandarmaların ve öğretmenlerin diliydi. Yol üstünde bir köydeydi evimiz. Yolu bizim eve düşen her devlet tahsildar, her jandarma, her öğretmene bildiğim Türkçe kelimeleri söyleyerek caka satardım. Zaten bu Türkçe merakı beni götürdü yukarıda sözünü ettiğim yatılı okula.
Sonra ilkokulu bitirdiğim zamana yakın bir dönemde elime 12 Mart 1971′de tutuklanan Doğu Devrimci Kültür Ocakları (DDKO) sanıklarının Diyarbakır Cezaevinde yaptıkları savunma geçti. O savunmada, Kürtçenin varlığını inkar eden savcıya Kürtçenin bir dil olduğu 33 harfli bir alfabesinin bulunduğunu anlatıyorlardı aydınlar. İşte Kürtçe alfabeyi ilk olarak bu savunmadan öğrendim. Okuyup yazmayı da kendi kendime söktüm ve daha sonra çalışarak roman gibi çetrefil metinleri çözecek düzeye ulaştırdım. Haksızlıklara karşı gelmeyi solcu düşünce bana emrediyordu, daha çocuk sayılabilecek bir yaşta solcu oldum ben de.
Kürtçe’nin bir edebiyat dili olup olmadığı konuşulurken Türkçe yazan Kürt yazarların adı sıklıkla anılır: Ahmed Arif, Yaşar Kemal, Murathan Mungan ve Bejan Matur bu adlar arasında ilk olarak sayılabilecekler. Siz bu tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?
Bu tartışmayı yersiz buluyorum. Hangi dilden yazıyorsan o dilin edebiyatının yazarısın. Kökenin Kürt olması veya Türk olması önemli değildir. Kürt isen ve Türkçe yazıyorsan Türk edebiyatının yazarısın. Olmaz ya, olur da Türsken ve Kürtçe yazıyorsan Kürt edebiyatının ürünüsün. Bu durum böyle olmasaydı Salman Rüşdü İngiliz edebiyatının değil de Hint edebiyatının yazarı sayılırdı. Oysa herkes Rüşdü’nün Hintli olduğunu bilir, ama herkes İngiliz yazarı olduğunu da bilir… Tıpkı Yaşar Kemal gibi, Yaşar Kemal Kürt’tür ama Tür edebiyatının yazarıdır, hatta Türkçenin “ses bayrağını” en yüksek burçlara dikmiş bir Kürt.. Bu da Kürtler için sadece bir gurur kaynağıdır. Sözünü ettiğiniz diğer yazarlar için de aynı durum geçerlidir.
Kürtçe’yle bu gerilimli ilişki Kürtlerin Kürtçe’yle bu ilişkilerini nasıl etkiliyor?
Kürtler bir mucizeyi yaşıyor. Kürtçe okuyup yazabilenler dünyada türünün tek örneğidirler. Düşünün bir dil var, okulu yok, araştırma kurumu yok, kamusal alanda yok, hasıla hiçbir şeyi yok ama insanlar o dilden hala kitap yazabiliyor, üstelik o kitapları birileri okuyabiliyor. Bütün Türkler Türkçe konuşmayı biliyor. Ama okuma yazma bilen Türkler okula giden Türklerdir. Kürtler hiçbir okula gitmeden Kürtçe okuyup yazabiliyorlar, işte mucize dediğim bu. Bir dili var eden öğretimdir, öğretilerek öğrenilir, ama Kürtçeyi kimse Kürtlere öğretmiyor, kendi çabalarıyla insanlar inat ediyor ve bir edebiyat, bir kültür yaratıyorlar. Bence bunun tek bir sebebi var, Kürtlerin kendi dillerine karşı besledikleri olağanüstü kıskançlık. Zaten bu kıskançlık olmasaydı Kürtler çoktan asimile olmuş, yeryüzünde böyle bir dil kalmamıştı.
Kürtçe edebiyatı içinde Mehmed Uzun’un yeri nasıl tarif edilebilir?
Çok özgün bir yeri var Kürt edebiyatında Uzun’un. Bu kadar uzun soluklu roman sahibi tek yazar Uzun’dur. Romanları yaygın olarak okunmakta, hemen hemen bütün Kürtler tarafından bilinmektedir. Romanlarını kendi keyfi için değil, halkının yaralarına “merhem olsun” diye yazmıştır ve yaptığı edebiyata da “ideolojik” değil “angaje” edebiyat demiştir. Taraf bir yazardır, mazlumdan yana taraftır ama mazlum edebiyatını da yapmamıştır. Çünkü mazlumu yücelten edebiyatın edebiyat olmadığına inanmaktadır. Yine çünkü mazlum iktidara gelirse zalim kadar zalimleşebileceğini de bilmektedir. Mazlumu yüceltmeden, mazlumdan yana taraf olmak… işte edebiyatının ruhu…
Rizgarî dergisinin Mehmed Uzun ve Türkiye’deki Kürtçe edebiyat açısından önemi nedir?
Rizgari, 21 Mart 1976 yılında yayın hayatına başlayan, çok uzun süreli olmayan, birkaç sayıdan sonra kapanan bir siyasi dergiydi. Derginin içinde siyasetten başka kültür ve sanat da vardı. O dönemin koşullarında çıkan dergilerin içinde onu özgün kılan yanlarından biri de sayfalarının önemli bir kısmını Kürtçeye ayırmasıydı. Mehmet Uzun hem bu Kürtçe bölümünün redaksiyonunda yer almış, hem de derginin sorumlu yazı işleri müdürüydü. Kürt siyasi mücadelesinde önemli bir yeri var derginin ama edebiyatta o kadar önemli bir yeri yok. Çünkü asıl amacı edebiyat değil, siyasetti.
Sürgün, Göç ve Ölüm’de, sürgünde yaşayan Kürt yazarlarının öykülerini derlediniz. Kimliksiz, kişiliksiz ve tarihsiz olmak ya da sürgünlük Kürt edebiyatçılarının eserlerine nasıl yansıyor?
Kürt edebiyatı bir sürgün edebiyatıdır. Kendi anayurdunda yasak, anayurdunda yok, bütün ürünleri anayurdunun dışında vücuda gelmiş ve oralarda var. Yıllar sonra kendi yurduna gelen bir edebiyattır Kürt edebiyatı. Dolayısıyla temaları daha geniştir. Sürgünlük acısı, mültecilik, ötekilerle ilişkiler, sürgünde kendi ülkesini özlemek, sürgünde ülkesini yazmak ana temalarıdır. Sürgün edebiyatı çokça handikapları olan bir edebiyattır. Sürgünde sadece ülkene seranad yapmak edebiyat değildir. Sürgünün imkanlarını kullanarak edebiyat yapılırsa, sürgündeyken bile sadece kendi ülkesinin insanları için değil dünya insanları için yapılırsa edebiyat güçlü olur. Yoksa sürgünde sadece ülke insanına seslenmek yerellik tuzağının içine çeker yazarı ki, yerellik her zaman başa beladır. Kürt edebiyatının sürgün yazarları içinde bu handikaptan kendini kurtaran yazar sayısı çok azdır.
Kürt edebiyatında derin izler bırakmış isimler, yaşamlarını hep sürgünde geçirmişler. Mehmed Uzun için de aynı durum geçerli. Siz bunu Kürt edebiyatı açısından nasıl yorumluyorsunuz?
Kendi ülkesinden kaçmak zorunda kalan dünyanın en talihsiz aydınıdır Kürt aydını. Kimse kendi ülkesinden başka yerlere yazar olarak gitmedi. Siyasi adamlardı onlar, ülkenin kurtuluşuna dair fikirleri vardı, bu fikirler onların başına bela açınca ülkelerinin dışına kaçtılar. Oralarda silah kullanarak ülkeyi kurtaramayacaklarına göre kaleme sarıldılar. Kalemlerini silah gibi kullanmak istediler. Kalemin silah olamayacağını anlayanlar iyi yazar oldu, anlamayanlar ise biraz daha öfkelenerek ihtiyarladı.
Mehmed Uzun, kalemin silah olmayacağını, kalemle güzel romanlar yazılabileceğini erken fark etti ve acılar içinde değil, yazdıklarının yüz binlerle ifade edilen okurlar tarafından okunduğunu görerek mutlu bir şekilde öldü.
Roman yazmak zordur, ama Kürtçe roman yazmanın kendine özgü zorlukları da vardır. Nedir bu dilde roman yazmanın güçlükleri. Mehmed Uzun bu güçlükleri nasıl aştı?
Bu sorunun cevabı yukarıda anlattıklarımın içinde bir parça var. Mehmed Uzun ilk roman yazmaya başladığında bu işin bu kadar zor olduğunu bilmiyordu. İlk romanının 50 sayfasını yazdıktan sonra yazdıklarının romana benzemediğini anladı. O vakit yazmayı bıraktı ve Kürtçe çalışmaya başladı. Çünkü roman için gürül gürül akan geniş soluklu bir dil gerekir, bu soluk eksikti onda. Kendisinden önce yazılmış bütün Kürtçe metinlere ulaştı hepsini okudu. Kendi kendisine günlerce, sayfalar dolusu Kürtçe mektuplar yazdı, yazdıklarını okudu, çöpe attı, tekrar yazdı.
Bir yazar der ki, “Yazıp çöp kutusuna attıklarımı biriktirseydim, bugün ünümün çok ilerisinde olurdum, ama eğer bugün bu kadar ünlüysem yazıp çöp kutusuna attıklarım sayesindedir” der. Mehmet Uzun da bunu yaptı sanırım.
Mehmed Uzun’un ilk hangi romanını okudunuz, bu roman sizi nasıl etkiledi?
İlk defa “Yitik bir Aşkın Gölgesinde” adıyla Türkçeye çevirdiğim özgün adı “Siya Evînê” olan romanını okudum. Hüzün dolu, şefkatli bir romandı. Bir Kürt Osmanlı aydını olan Vanlı Memduh Selim Bey’in hayatını romanlaştırmıştı. Sürgünde, Şam’da yokluklar, keder ve elem içinde vefat etmişti Memduh Selim Bey. Romanını yazarken Uzun, sürgünde yaşadıklarının birçoğunu kahramanına mal etmişti. Ne de olsa bütün sürgünler aynı şekilde yaşar hayatı. Onları ısıtan güneş özledikleri güneş değil, üşüten hava alışkın oldukları hava değil, hiçbir koku tanıdık değil, duydukları bütün sesler yabancıdır onlara. Bu ruh halini çok iyi yansıtmıştı Uzun ve bütün bunları benim İstanbul’da özlem duyduğum anadilimin kelimeleriyle yapmıştı. Çevirirken Türkçeye bu duygularla oturdum masanın başına.
Kitabınızdan sadece Kürtçe roman yazmanın değil yayınlatmanın da güç olduğunu öğreniyoruz. Mehmed Uzun’un Türkçe’de yayımlanma seyri hakkında neler söylenebilir? Siz bir çevirmen olarak hangi güçlüklerle karşılaştınız?
Mehmet Uzun’un yukarıda adını verdiğim romanını Türkçeye çevirip yayıncı aradığımda 90′lı yılların başıydı. Kürtçeye karşı müthiş bir önyargı vardı. Öylesine ideolojik bir koşullanma içindeydiler ki insanlar, İstanbul’da iyi niyetinden zerre kadar kuşku duymadığım birçok yayınevinin editörü bile Kürtçeyle roman yazılabileceğine çok fazla inanmıyordu. Onun için böyle bir önyargıyla yaklaştılar çevirime. İşte sürgünde bir Kürt bir roman yazmıştı, İstanbul’da yaşayan başka bir Kürt de onu Türkçeye çevirmişti; bundan bir şey çıkmaz! Sanırım çok fazla ciddiye almadılar. Onun için istediğim yayınevlerinden çıkmadı Uzun’un ilk kitabı. Sonra önyargısı olmayan bir adam çıktı karşıma; Ragıp Zarakolu, ilk romanını belge yayınları arasından o çıkardı. Kısa bir süre içinde Kürt gençleri ekmeğe peynire hücum eder gibi kitaba hücum ettiler. Sonra diğer kitaplarına geldi sıra, üçüncü romanını çevirdiğimde artık ilk başta talip olmayan yayıncılar da talip olmaya başladılar. Mehmet Uzun bu dille de roman yazılabileceğini göstermişti herkese.
Kürtçe edebiyatın aynı zamanda çok politik bir edebiyat olduğu göz önünde tutulduğunda Mehmed Uzun’un edebi kimliği denildiğinde neler söylenebilir?
Mehmet Uzun siyasetten edebiyata geçmiş bir yazardır. Siyaset yoluyla beceremediklerini edebiyat yoluyla yapmaya kalkıştı ve çok başarılı oldu. Edebiyatına “angaje” edebiyat diyordu ve şöyle tarif ediyordu:
“İyi edebiyat etikle estetiğin mükemmel uyumu, ideolojik edebiyat ise emir komuta zincirinin mükemmel birliğidir.”
Yazdığı her şeyin “İzlanda’daki balçıkçı” için de bir şeyler ifade etmesi gereken bir şey olmasına dikkat ederdi.
Kürtçe edebiyatı hangi dönemlere ayırmak mümkün? Her bir döneme damgasını vuran ve öne çıkan yazarların ayırt edici özellikleri nelerdir?
Klasik ve modern döneme ayırmak mümkün. Klasik Kürt edebiyatının en önemli yazarlarından biri “Mem û Zîn”i yazan Ehmedê Xanî’dir. Öncülerden biri olarak kabul etmek gerekir. “Memê Alan” adında bir sözlü halk destanını alıp yeniden yorumlayarak dönemi için oldukça modern bir teknikle bir mesnevi vücuda getirmiştir. Bir “metinler arası ilişki” şaheseri olarak kabul etmek gerekir. Uzun bir süre birçok edip Xanî’nin etkisinde kalmışlar.
Modern dönemde ise belirgin tek bir yazar yok, birçok yazar var. Bütün bu modern dönem yazarlarını etkileyen en önemli olay 1930′ların başında Celadet Bedirxan’ın Şam’da yayınlamaya başladığı “Hawar” (İmdat) dergisidir. Bu dergi bir ekoldür. Burada bir sürü yazarın ilk ürünleri yayınlanmıştır. Modern Kürt edebiyatının temellerini bu dergiye bağlamak sanırım yanlış olmaz.
Bu dergide sürgünde yayınlanmış ve orada yazan bütün yazarlar da sürgündeydi.
12 Eylül darbesinden sonra Avrupa’ya, özellikle İsveç’e kaçanlar, “Hawar Ekolünü” sürdürerek modern romanlar, hikayeler, piyesler yazmışlar. Bu kez de tema çok değişmemiş. Sürgünde ülkesine bakan çaresiz aydının dramı… Sürgünün zorlukları… Ülke özlemi… kendi ülkesinin dışında ölmek… temalar çeşitlendirilebilir.
Size göre Kürtçe edebiyatta- tür ayrımı yapmaksızın bu soruyu soruyorum- belirgin temalar nelerdir? Süreç içinde hangi temalar öne çıktı ve nasıl dönüştü?
Klasik dönemden başlayarak ülke ve halkın içinde bulunduğu durum ana temaydı. Aşk ve mistik mevzular da girmiş şairlerin temaları arasına.
“Belingaz” diye bir söz var Kürtçede, “çaresiz”e karşılık gelebilir. En önemli temalardan biri… sonra özellikle 60′lı yıllarda yeni gerçekçilik akımının etkisiyle sınıf, proletarya, feodal ağalarla mücadele gibi şeyler girdi ama bunların ömrü kısa oldu. Daha sonra sürgün ve ülkenin kurtuluşu için önerilen reçeteler…
Kürtçe edebiyatın geçmişi ve geleneği ile bugünkü edebiyat arasında ne gibi bağlardan söz edilebilir?
Kürt edebiyatında bir gelenekten söz etmek bir hayli zor. Gelenek demek bir süreklilik demektir. Böyle bir karakteri yok, çünkü imkansızlıklar yüzünden çoğu zaman kesintiye uğramış. Kesintisiz bir edebiyat yapmanın imkanını bulamamışlar Kürt yazarlar.
Sadece geleneksel sözlü edebiyatın bir ürünü olan ve Türk sözlü halk edebiyatında “medah”a karşılık gelen “dengbêj” geleneği diye bir şey var. Bu gelenek süreklilik arz etmiş ve başta Mehmet Uzun olmak üzere birçok yazar bu geleneğin imkanlarından çok yararlanmış ve kullanmışlar.
En netameli olduğunu düşündüğüm sorulardan birini yöneltmek istiyorum: Bütün romanlarını Kürtçe yazan Mehmed Uzun’un son romanını Türkçe yazmış olması sizi şaşırttı mı? Neden Türkçe yazmayı seçti Mehmed Uzun?
Kürtçe okuyup yazabilenlerin sayısının azlığının, Kürt edebiyatına, kültürüne, sanatına kafa yoranların sayısının azlığının nedenleri sadece aşırı siyasallaşmadan mı kaynaklanıyor?
Hemen bir yanlışınızı düzeltmeme izin verin. Mehmet Uzun’un Türkçe yazdığı “Ruhun Gökkuşağı” adındaki son kitabı bir roman değil, bir anlatı, belki de bir kitap boyutunda kendi hayatından izler taşıyan, yazarlık serüvenini anlattığı uzun bir deneme diyebiliriz ona.
Uzun’un bir prensibi vardı; romanlarını Kürtçe yazardı, diğer metinlerini de, özellikle denemelerini Türkçe ve İsveççe yazardı. Sorduklarında, “Türkiyeliyim, İsveçliyim ve Kürdüm” derdi. Üç dili de çok iyi kullanabiliyordu. Ama Kürt roman yazmayı ahlaki bir sorun olarak koymuştu önüne, madem bu işi becerebiliyordu, güçlükleri bile olsa bunu devam ettirmeliydi. Başkalarını da teşvik etmek için yapıyordu bunu.
İlk başlarda romanlarının Kürtçe yayınının üzerinden iki yıl geçtikten sonra Türkçeyle çeviriyordum onları ben. Sonra bu mesafe gittikçe kısaldı. Çünkü Türkçe okurları da ilgiyle beklemeye başladılar romanlarını. Kürtlerin önemli bir kısmı, -okuryazar olanlarının- zaten Kürtçe bilmiyordu. Hiç kimseye haksızlık yapmak istemiyordu ve Mehmed bütün dilleri kardeş görüyordu. Onun için önemli olan romanlarının okunuyor almasıydı, Kürtçe, Türkçe, İngilizce, İsveççe fark etmez…
Türkçe edebiyatta “öteki” olarak Kürtlerin temsili hakkında neler söylenebilir?
Türk edebiyatında Ermeni kadınları çok güzel dolma sarar, Rumlar işveli olur, Yahudiler de tüccar… Kürtler ise yok.. Devlet varlığını nasıl yok saydıysa, edebiyat da uzun süre “yok” saymış. Kürtler hep birer “sıfat” olarak yer almışlar. Kötü adamlar, hırsız, eşkıya olarak girmişler edebiyatın başlangıç yıllarına. Sanırım ilk defa olumlu bir tip olarak Yaşar Kemal’in “Teneke” romanında görünür Kürtler.
Şimdilerde yeni yeni keşfediyorlar yazarlar Kürtleri. Ama onların bakışında da hala orası “turistik bir acılı coğrafya”dır orası. Bu onların hatası değil, bütün mesele gelenekle ilgilidir. Sanırım durumun değişmesi biraz daha zaman alacak, yazarlar biraz daha iyi bilecekler o coğrafyayı, o insanları biraz daha yakından tanıyacaklar; mesela belki de bütün bu acılara rağmen Ortadoğu’da hala kahkahalarla gülmeyi becerebilen ender halklardan birisinin Kürtler olduğunu görecekler.
Kürtçenin lehçelerinin yazılı edebiyattaki yansımaları nasıl oldu?
Kürtçenin üç temel lehçesi var; Kurmanci, Sorani ve Zazaki… En yaygın lehçe büyük bir çoğunluğu Türkiye, Irak’ın bir kesimi ve Suriye’dekiler tarafından konuşulan Kurmanci lehçesidir, en fazla edebi eser bu lehçeden yazılmıştır. Ama yazılı eser bakımından Sorani daha zengindir ve Irak’ın güneyinde konuşuluyor. En az edebi eser verilen lehçe de Zazaki’dir.
Mehmet Uzun gibi yazarlar üç lehçeden de yararlanıyorlar. Çünkü amaçları bir “dil birliği” yaratmaktır. 12 Eylül darbesinden sonra yurt dışına kaçan Kürt aydınları, sürgünde birbiriyle buluştu ve aradan geçen süre zarfında aralarındaki lehçe farklılıklarını önemli oranda azalttı. Yani 12 Eylül Kürtlerin “dil birliğine” gitmesine vesile oldu. Şimdi bunun ürünlerini ufak ufak edebiyatta görmeye başlıyoruz.
Son olarak şunu sormak istiyorum. Kürtçe edebiyatta bir alfabe birliği sorunu da var. Diyarbakır’da, 4-6 Kasım 2003 tarihleri arasında, “Diyarbakır Edebiyat Günleri” kapsamında bir “Kürt Edebiyatı Konferansı” düzenlendi. Burada da Latin alfabesi öne çıktı. Bu sorun bir yandan sekülerlikle de ilgili. Bu sorunu aşma sürecinde Latin alfabesinin öne çıkışını nasıl açıklarsınız?
Irak ve İran Kürtleri dışında dünyanın her tarafına dağılmış olan Kürtler Latin alfabesini kullanıyor. Kürtlere ilk Latin alfabesini öneren Dr. Abdullah Cevdet’tir. Yüzyılın başında hem Kürtlerin, hem de Türklerin Latin alfabesini geçmesini önermiştir. Cumhuriyeti kuranlar onun bu fikrini hayata geçirdiler, Kürtler de demin sözünü ettiğim “Hawar” dergisiyle bunu denemeye kalkıştılar ve başarılı oldular. Çünkü o zamana kadar yazılmış bütün Kürtçe metinler Arap alfabesiyle yazılmıştı. Yaklaşık on beş yıldan beri Klasik Kürt edebiyatının bütün eserleri Latin alfabesine dönüştürüldü. Ancak Irak’taki özellikle Soranlar Arap alfabesinde hala diretiyor. Ama zaten bunu zorlayan da yok. Zorla, devrim yoluyla bu iş bu çağda biraz güç görünüyor bana. Günümüzün modern dünyasında ihtiyaçlar sanırım Latin alfabesinden yanaymış gibi görünüyor.
Söyleşi için teşekkür ederim.
Ben de size teşekkür ederim
Röportaj: ASIM ÖZ
Haksöz-Haber
Fırat’ın sularıyla yıkanmış sözler
Salı, 14 Haziran 2005 – (19:34)
Mehmed Uzun
1980’lerin başıydı ve ben ülkemden binlerce kilometre uzakta, Kürtçe’nin hiç konuşulmadığı, hiç duyulmadığı bir Kuzey ülkesinde Kürtçe bir roman sanatı yaratmaya başladım. Bu konuda dil, edebiyat tarihi, roman sanatı, estetik, kurgu vb. bilimsel araştırmalar, incelemeler kadar çocukluğumun anıları ve onların doğal ortamları da imdadıma yetişti.
Atasözleri bana hep Fırat’ı hatırlatır. Fırat’ın coşkusu, gürül gürül akan suyu, bembeyaz dalgaları, kadim zamanı ve insana insanlığını hatırlatan uğultusu; Fırat, ataların yalın, duru sözleriyle hep birdir benim için.
MEHMED UZUN
Küçükken, okullar tatile girdiğinde, dedemle birlikte, at sırtında, yakın dostlarımızın yaşadığı, yemyeşil, güzel meyve bahçeleri olan bir yayla köyüne giderdik. Sıcaklar artık bunaltıcı, şehir yaşamı çekilmez olurdu. Evin bahçesindeki “ayvan” bile, devamlı sulanmasına rağmen, ferahlatıcı olmazdı. Tek çare köylerdi. Sırtını kartal yuvası dağlara vermiş, Fırat’ın yamacından doğayı gözleyen, nar, ceviz, badem, erik ve armut ağaçlarıyla ünlü, çeşme ve akarsuları bol köyler.
Sıcaklara yakalanmamak için yolculuğumuz sabahın ilk ışıklarının dünyayı aydınlığa boğmasıyla başlardı. Ata biner, dedem önde, ben ardında, arkadan hafifçe beline yapışmış olarak yola koyulurduk. Her kuyu başında durarak, elimizi yüzümüzü yıkayarak, dinlenerek, çıkınımızı açıp karnımızı doyurarak yol alır, akşama doğru, güneşin kızıl ışınlarıyla Fırat’ın suları üzerinde güvende durduğu bir vakitte köye varırdık.
Köy, dünyanın ötesinde, tüm gürültü ve patırtılardan uzak, kendine özgü küçücük bir dünyaydı. Kürtçenin en eski lehçesi olan ve Zerdüşt’ün diline en yakın lehçe olduğu söylenen Zazaca, köyün konuşulan diliydi. Ancak Kurmanci de konuşuluyordu. Başka da ne bir dil ne de bir lehçe söz konusuydu.
O zamanlar her şey doğal akışı içindeydi, insanlar binlerce yıldan o günlere kadar oldukları gibi, fazla bir değişime uğramadan yaşıyorlardı. Fırat’ın suları henüz barajlarla yaralanmamış, akışı insana hem bir çoşku hem de bir korku veriyordu. Türkçe radyo ve televizyonlar insanların duygu ve düşünce dünyasını dumura uğratmamış, dil tüm doğallığıyla, tıpkı Fırat gibi, çağlıyordu. Nar, olgunlaştığında dalında çatlıyor, balıklar tam da yumurtlama döneminde Fırat’ın akıntılarına karşı bir insan boyu kadar havalanıyor, turnalar zamanında geliyor, kırlangıçlar hep aynı kırlangıçlarmış gibi, aynı mevsimlerde, aynı güzellikle Fırat’ın sularına dalıp dalıp havalanıyorlardı.
O köyde okur yazar var mıydı? Kitap var mıydı? Hiç hatırlamıyorum. Herhalde yoktu. Eğer olsaydı, büyük olasılıkla onları da hatırlardım. Ancak orada hiç dinmeyen stranlar, öyküler, masallar, destanlar vardı. Yazılması ve zamana uygun hale getirilmesi engellenen bir insanlık tarihini durmadan yeni kuşaklara aktaran sözcükler ve anlatılar vardı. Sözgelimi her bir cümlesi atasözü gibi olan, ceviz ve bademlerle devamlı işlenen güzel bilurların nağmesi ve tüm bir tarihi hafızasında barındıran dengbêjlerin sesiyle söylenen Kürtlerin en önemli destanlarından Memê Alan vardı.
Ve elbette her konuda, her zaman, her biçimde söylenen atasözleri vardı.
Bir çocuğun olağanüstü bakışı ve her şeyi çok yoğun yaşayan duygularıyla bunları yaşadım. Ve bir çocuğun önü alınmaz spontan melekesiyle tüm bunları kısa bir süre sonra da tümden unuttum. Köy unutuldu. Zaza lehçesi, stranlar, destanlar, dengbêjler, o yalın, sıcak sözler unutuldu. Fırat’ın coşkusu, hüznü, köye ait o sözler gibi duru olan ve bir inci gibi parlayan su damlaları unutuldu.
Yaşamımda tüm bunlara tümüyle yabancı olan başka bir dile, Türkçe’ye ait bir dünya başladı. O zamanlar büyüklerimden şunu öğrendim; eğer başarılı olmak istiyorsan Türkçe’yi ve Türkçe’ye ait dünyayı çok iyi öğreneceksin. Okullarda okunması ve yazılması yasaklanmış ve kamu yaşamının tümüyle dışına itilmiş Kürtçe’yle herhangi bir geleceğin olmaz. Varsa yoksa resmi dil, resmi yaşam. Türkçe, biraz daha Türkçe. Resmi tarih, resmi değerler, resmi edebiyat, resmi marşlar, nutuklar, destanlar, resmi sözcükler… Artık Türkçe düşünmek, Türkçe kendini ifade etmek, Türkçe duymak. O çocukluğa, o köye ait olan her şeyi artık küçümsemek, hor görmek, unutmak…
Bunun nasıl vahşi ve gaddar bir asimilasyon süreci olduğunu çok sonraları anladım. Bunu anlamaya başladığımda da çocukluğumun o tümden unuttuğum resimleri, duyguları, sözleri birer birer yeniden canlanmaya, çeşitli renklerle nakışlanarak tekrar yaşamaya başladılar. Bilim adamlarının dediği gibi çocukluğun bakışı ve duyguları, gördükleri ve yaşadıkları hem hızlı bir unutkanlığı içeriyor hem de olağanüstü bir hafıza derinliğini. Çocukluğun yaşanmış her şeyi hafızanın o derinliklerinde, birgün yeniden canlanmak ve bir geçmişi yaşanan zamana ulaştırmak için, unutkanlığın ince perdesi altında, üstüste, yanyana, yığılıyor. Yani Fırat da, atasözleri de dalgalar halinde gelen yeni düşünce ve duyguların altında kalarak unutuluyor. Yeni nehirlere ulaşılıyor, Fırat ve Dicle’den farklı renklerde, farklı tonlarda akan Seine, Tuna, Rhen, Thames ile birlikte olunuyor, onlar duyuluyor. Başka ülkeler, diller, kültürlerle tanışılıyor, onlar öğreniliyor. Ve birgün tam da tüm o diller, sözcükler, kültürler yoğun biçimde yaşanırken, çocukluğa ait sözcükler, destanlar, stranlar, birden diriliyor. Sanki dedeniz yine karşınızda gülümseyerek, bir bilge edasıyla size bakıyor ve kıssadan hisse olarak bir atasözünü yeniden size ulaştırıyor. Bir atasözü, bir yenisi, bir tane daha…
Atasözlerinin gücü işte bu; bir hafızayı, bir tarihi yeniden canlandırmak. Unutkanlığın ebedi olmasını önlemek.
Bu atasözlerinin sahibi kim? Tüm dünyadan uzak o ıssız köyde durmadan söylenen o atasözlerini kimler nerede, nasıl yarattı? O anda yaşanan durumla ilgili hemen söylenen o kısa cümleler niçin o kadar etkili? Nasıl olur da o atasözleri de tıpkı Fırat gibi sonsuz bir yaşama sahip, tüm insanlık tarihi boyunca durmadan akıyor? Bilinmesi, cevaplanması gereken sorular bunlar. Özellikle Kürtlerin bunları bilmesi, cevaplaması gerekiyor. Çünkü Kürt dili resmi ve kamu dili olarak Türkiye’de yasak. Çünkü bu yasak nedeniyle Kürtler söze, özellikle de sözlü anlatıma, destana, atasözlerine sığınmış durumda. Çünkü bu nedenle Kürtlerin olağanüstü zengin bir sözlü edebiyatları var.
Yasak, baskı, zor, asimilasyon ve benzeri anti-demokratik uygulamalar ancak yaygın bir korku ortamı yaratıldığında gerçekleşebiliyor. Korku ortamında yaşayan insanlar da, koşulları nedeniyle, az ve öz konuşma ve anlatma sanatını öğreniyor. Az ve öz anlatma sanatı, aynı zamanda, insanlık tarihinin bize bıraktığı en önemli miras; az ve öz söyleyen kalmış, laf kalabalığı yapan ve karışık söyleyen gitmiş. Ïnsanlığın ortak kültür mirasının temel özelliği tam da budur; insan için en gerekli, en zorunlu olan kalacak, gerisi atılacak. Tüm tarih boyunca insan aklı ve duyguları bu geleneğe uygun biçimde gelişti. Gılgamış, Homeros, farklı dil ve kültürlere ait destanlar, anlatılar, Memê Alan… bunların hepsi en damıtılmış, en yoğun hale getirilmiş sözcüklerle günümüze ulaştı.
Bu kültür mirasının en temel öğelerinden biri de atasözleridir. Kollektif bir hafızanın ürünü olan atasözleri belki de insanın kültürel yaşamının en rafine buluşudur. Atasözlerinde ortak bir tarih, insani bir çaba, deney ve ders vardır. Bir dilin bütün incelikleri, güzelliği, şiirseliği de en iyi biçimde atasözlerinde bulunmaktadır. Elbette insani zekâ ve yaratıcılığın da en iyi örnekleridir atasözleri.
Bir tarihi, kimliği, kültürel hareketi, halkı ve dili yakından tanımak istiyorsanız, her şeyden önce, atasözlerine başvurun. Orada tüm aradıklarınızı bulacaksınız. Atasözlerinde boş ve anlamsız sayılabilecek hiçbir şey yoktur. Her şey çok yoğun, çok anlamlıdır. Mutlaka bir insani tecrübenin, duygunun, düşüncenin ürünü olan atasözü, daha önce yaşanmış bir deney ve dersi iletmek için vardır. Bu özelliğiyle atasözleri hem çok evrenseldir, -çünkü insamehmeduzun
Mehmed Uzun’un Diyarbakır 4 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesine sunduğu savunma
19.04.2002 – Diyarbakır
Sayın Başkan,
Sayın Mahkeme Heyeti Üyeleri,
Davaya ilişkin küçük bir savunma olarak hazırladığım bu metnime başlarken ilkin sayın Savcı’nın bölücülük iddiasını cevaplandırmak istiyorum. Kürtlerin dil ve kültür haklarını savunduğum için bana ve yazarlığıma yöneltilen böyle bir iddia doğru değil. Ayrıca yazarlığıma karşı yapılmış bir haksızlık. Eğer sayın Savcı benin herhangi bir romanımı ya da denememi okumuş olsaydı, ya da dava konusu olan konuşmamın tümünü dikkate alsaydı, bir ihtimal böyle bir iddiada bulunmazdı.
Ben çok dilli, çok kültürlü bir yazarım. Hem Türkiye Cumhuriyeti hem de İsveç vatandaşıyım. Bir kaç dil ile yazıyor, birçok dil ile okuyor, devamlı birkaç dil ile düşünüyor ve yaşıyorum. Türkiyeli Kürdüm ve ömrümün yarısından fazla bir bölümünü Avrupa’da, İsveç ve İskandinavya’da geçirdim. Hem Mezopotamya, Anadolu, Ege kültür mirası hem de Avrupa ve İskandinavya edebiyatları ve anlatı gelenekleri yaşamım ve yazarlığım için çok önemli. Gılgamış Destanı, Tevrat, İncil, Kuran ve Zerdüşt inancındaki öyküler, çeşitli peygamberlere ait meseller, doğduğum ve büyüdüğüm kültür ortamının ayrılmaz, yaşayan parçaları. Kürt dengbejleri, Türkmen aşıkları, Ermeni nağmeleri, Asuri, Süryani ezgileri, Yezidi kavılları çocukluğumun ve gençliğimin canlı sesleri olarak hala benimle yaşıyor. Tarih bilincine ilişkin ilk kaynaklarımdan biri Egeli Herodot, yazarlığım ilk öğretmenlerinden biri de Çanakale, Dardanos’daki Truva savaşını bir anlatı olarak anlatan Egeli Homeros’tur. Daha sonra Avrupa’ya, İsveç’e gittiğimde, orada o muazzam dil, kültür ve edebiyat mirasıyla çok yoğun biçimde yaşamaya başladım. Bunları öğrendim, inceledim ve hayatımın ayrılmaz zenginlikleri haline getirdim. Bugün İsveç modern edebiyatı ve şiiri, Norveç ulusal edebiyatı, İzlanda sagaları, Finlandiya Kalevala destanı, Danimarka anlatı geleneği ve burada ismini yazmama gerek olmayan çok fazla yazar ve yarattıkları edebi ses, artık tamamiyle bana ait ve tümü yazarlığımın bir parçası durumunda. Eğer Avrupa ve İskandinavya’daki edebi, entelektüel deneylerim olmasaydı Mezopotamya, Anadolu ve Ege’ye çok bağlı olan yazarlığımı da yaratamayacaktım. Şansızlıklarla dolu hayatımın belki de en önemli şansı şu oldu; gerçek bir çokkültürlülük.
Rüyalarını bile birkaç dil ile gören, devamlı farklı dil, kültür ve entelektüel ortamlarda yaşayan bir yazar olarak benim bölücülük yapmam, istesem bile mümkün değil. Benim görevim bölücülük yapmak değil, birleştirici olmaktır. Asıl olan, benim için bölmek değil, birleştirmektir. Bölücülüğü sadece bir aptallık olarak değil aynı zamanda tehlikeli bir düşünce olarak da görüyorum. Çokkültürlü bir yazar olarak ırkçılığın, milliyetçiliğin, totaliter ideolojinin ve öteki dil, din, kimlik ve kültürlere karşı varolan önyargıların nasıl bir canavar olduğunu kendi özel deneylerimden biliyorum ve bu tür şeyleri kesinlikle sevmiyorum. Bir yazar olarak tüm roman ve denemelerimde, edebi konuşma ve uğraşımda gerçekleştirmeye çalıştığım bir tek şu oldu; kin, nefret ve önyargının ötesinde dillerin, dinlerin, kültürlerin ve farklı bireylerin buluşabileceği, tüm insanlığın hizmetinde olan bir edebi mekan yaratabilmek.
Kürt bir ana ve babanın çocuğu olarak buradan yaklaşık 70 kilometre uzakta küçük bir kentte dünyaya geldim. Anadilim Kürtçe oldu, Kürt sözlü edebiyatı ruhumun ilk zenginliğini oluşturdu. Bu nedenle ve ahlaki bir sorumluluk duyduğum için romanlarımı Kürtçe yazıyorum. Tüm zorluklara rağmen Kürtçe insani bir modern roman sanatı yaratmak, hayatımın neredeyse merkezi görevi. Ancak bunu aptalca bir bölücülük yapmak için değil, Kürtlere, Türklere, Türkiye ve dünyaya farklı bir sesi, farklı insani kader ve öyküleri sunabilmek için yapıyorum. Ayrımcılık yapmak için değil, varolanı zenginleştirmek için yazıyorum.
Kürt olmasaydım da Kürtlerin bir dil, kimlik ve kültür hakları olduğunu söyleyecek ve bunları savunacaktım. Çünkü bana göre dünyada herkesin bu hakları olmalı ve bu haklara hiçbir zaman dokunulmamalı. Bir bölüm insan için bu hakları savunmak ve başka bir bölüm için savunmamak, bence, en hafif deyimiyle uygar bir davranış değil. Bireyin hak ve özgürlükleri benim için çok önemli ve bu hakların herkes için geçerli olması gerektiğini savunuyorum. Sözgelimi diktatör Jikov döneminde Bulgaristan’daki Türk azınlığın haklarını savundum ve bu haklar için elimden gelen herşeyi yaptım. Orada Türklerin dili yasaklanmıştı, isimleri değiştirilmiş, dini vecibelerini yerine getirmeleri engellenmişti. Bunun kabul edilmesi mümkün değildi. Bulgaristan’daki Türklerin doğal hakları için yaptıklarımın tanığı, Jikov’un devrilmesinden sonra Cumhurbaşkanı yardımcısı olan şair Blaga Dimitrova’dır. Kosova’daki Arnavutlar için de elimden gelen herşeyi yaptım. Sırp rejimi Kosova Arnavutların dil, kimlik ve kültür haklarını baskı altına almış, onlara neredeyse köle muamelesi yapıyordu. Buna karşı çıkmak gerekiyordu. Çok fazla bir şey yaptığımı iddia edemem ama yaptıklarımın tanığı da geçenlerde Kosova’da cumhurbaşkanı olarak seçilen şair İbrahim Ragova’dır.
Bu örnekleri şunun için veriyorum; bana göre bireyin dil, din ve kimlik hakkı kutsaldır. Tüm sözcükler, diller, dinler, kültürel özellikler insani ihtiyaçlardan doğmuştur ve insanların özellikle ruh ve duygu dünyalarına ilişkin ihtiyaçlara cevap vermektedir. Bunların varlığı ve gelişmesi hepimizi zenginleştirir, yasaklanması ve yokedilmesi ise hepimizi yani insanlığı fakirleştirir. Herkesin bir ideolojisi, siyaseti, düşüncesi olabilir ama hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiç kimse dili, dini ve kimliği siyasetin, ideolojinin, menfaat hesaplarının aleti haline getirmemeli; başkalarının dilini, dinini ve kimliğini yasaklamamalı; bunları rencide etmemeli. Bireyin dilini, dinini ve kimliğini yasaklamak ya da yoketmek için çalışmak bölücülüktür. Sadece bölücülük değil bir insanlık suçudur da.
Tüm savaşlara, siyasi çalkantılara, sosyal ve ekonomik iniş-çıkışlara rağmen insanlığın şaşmaz ölçüleri vardır; insani vicdan ve merhamet. Benim bir birey olarak hayata ve insanlara bakışımın ölçüsü, ideolojiler ya da siyasetler değil, vicdan ve merhamettir. Çoğu zaman kavga ve günlük siyasi gürültü patırtı nedeniyle yeterince duyamadığımız bu insani vicdan ve merhametin sesi, tüm tarih boyunca, bize hep şunu söylemiştir; bireyin diline, dinine, kimliğine dokunma. İnsani vicdan ve merhamet her zaman insani gelişmenin belirleyicisi olmuştur. Rejimler, devletler, örgütler, siyasetler, ideolojiler ve bunlara uygun oluşan hukuk sistemleri zaman zaman, yer yer insani vicdan ve merhametin sesini boğmak isteseler bile sonuçta haklılığı ve doğruluğu anlaşılan yine bu ses olmuştur.
İnsani vicdan ve merhametin sesi Türkiye’ye ilişkin de, bence, bize şunu söylemektedir; hem Kürtler hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes dil, din ve kimlik konusunda özgür ve eşit haklara sahip olmalı. Siyasi olarak sorunlar nasıl çözülür, bunu bilmiyorum ama bence Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kendi dil, din ve kimlikleriyle yaşamalarının önündeki siyasi, hukuki, kültürel engeller kaldırılmalı, bunların gelişmesi için yardımcı olunmalıdır. Çünkü uygar, müreffeh ve demokratik bir Türkiye’ye ancak böyle ulaşılabilir. Çünkü Türkiye’nin yararı ve uygar geleceği buradadır. Dünyanın her tarafında defalarca tanık olduğumuz bir gerçek var; yasaklar ve engeller ne bireyleri ne de toplumları çağdaş ve uygar hale getiriyor. Çağdaş ve uygar olmanın koşullu, özgürlük, eşitlik ve hoşgörüdür. Benim dava konusu konuşmamda söylediklerim bunlar. Sayın Savcı bunlara katılmayabilir ama bundan dolayı hakkımda davalar açması ve bir terörist muamelesiyle, anti terör yasasına göre yargılanmamı ve cezalandırılmamı istemesi korkunç bir şey.
Ama Türkiye’nin bugün geldiği noktada bir şey çok açık biçimde görülüyor; herşeye rağmen Türkiye insani vicdan ve merhametin sesine çoktan kulak vermiş durumda. Üç-beş ırkçı ve fanatiğin dışında tüm toplumun, Cumhurbaşkanı sayın Ahmet Necdet Sezer’den sokaktaki sade vatandaşa kadar herkesin Kürtler de dahil, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının dil, din ve kimlik haklarından konuşması, bunlara ilişkin neredeyse tüm toplumun çalışmalar yapması, sözkonusu gelişmenin örneği.
Başka yerlerde daha derli toplu yazdığım görüşlerimin kısa bir özeti olan o konuşmam olsa olsa bu gelişmeler konusunda küçük bir edebi, kültürel katkıdır. Başka bir şey değil.
Sayın Savcı, geçen yüzyılın Kürtlere ve öteki uluslara karşı cömert davranmadığını söylediğim için de beni suçlamaktadır. O konuşmada söylediğimi burada tekrarlamak zorundayım; geçen yüzyıl sadece Kürtlere karşı değil hiç kimseye karşı cömert davranmadı. Geçen yüzyıl, bence, tüm insanlık tarihinin en kanlı, en cani ve vicdani olarak en cimri yüzyılı oldu. Savaşın, ırkçılığın, milliyetçiliğin, totalitarizmin ve fanatizmin yüzyılı oldu. Elbette şimdi burada o kanlı yüzyılın bilançosunu çıkaracak değilim. Ancak bir tek örnek o yüzyılın nasıl bir yüzyıl olduğunu göstermeye yeter; yedi milyon civarında Musevi, sadece Musevi oldukları için, çoluk çocuk, yaşlı genç, erkek kadın, Nazi toplama kamplarında, son derece sistemli biçimde, akıl almaz metodlarla yok edildi. Eğer o yüzyıl biraz cömert olsaydı, biraz insani vicdan ve merhamete kulak verseydi bu tür korkunç insani katliamlar yapılabilir miydi? Ben dava konusu olan konuşmayı 15 Ocak 2000 tarihinde yaptım. Yeni bir yüzyılın ilk günlerindeydik ve zahmet edip beni dinlemek üzere salona gelmiş 6000 insan civarındaki sevgili dinleyicilerime geride bıraktığımız yüzyılın katil bir yüzyıl olduğunu ve yeni yüzyılın geçen yüzyıla benzememesi gerektiğini vurgulamam ahlaki bir görevdi. Kendi adıma söylersem, geçen yüzyılın sadece iki özelliğiyle övünebilirim. Birincisi, bireyin hak ve özgürlükleri, haysiyet ve saygınlığı için verilen mücadele. İkincisi de o kanlı yüzyılda, tüm zorluklara rağmen yaratılan görkemli insani edebiyat. Bir yazar olarak şimdi bunları söylerken, Nazilerden kaçarken bir sınır boyunda intihar etmek zorunda kalan Benjamin’i, sürgünün dayanılmaz koşullarında ‘Yusuf ve Kardeşleri’ romanlarını yaratan Mann’ı, ‘Virgilius’un Ölümü’nü yaratan Broch’u, Stalin’in işkence odalarında katledilen Mandelstam’ı, kalemini bir diktatörün hizmetine sunmadığı için olağanüstü kampanyalarla devamlı aşağılanan ve yalnızlığa terkedilen Pasternak’ı, halkın oylarıyla seçilmişcumhurbaşkanını öldürerek iktidara gelmiş et kafalı bir diktatörün, gerekli ilaçları vermediği için ölüme terk edilen Neruda’yı, Çin Kültür Devriminde kalemleri kırılan ve ölümcül sürgüne mahkum edilen sayısız yazarı, Nazi toplama kamplarında yokedilen sayısız aydını, Ortadoğu cehenneminde dillerine kilit vurulan şairleri, düşünce ve sanatlarından dolayı hayatlarını zindanlarda geçiren sanatçıları düşünüyorum. Tüm bu yazar ve aydınlar, ölümleri pahasına, anlatılmaz acılar pahasına bize, onlardan sonra gelen kuşaklara çok görkemli, hepimize ait, hepimizin gurur duyacağı bir sanat, edebiyat mirası bıraktılar. Yazarlığımda bana çok yardımcı olan ve sözün saygınlığını koruyan bu yazar, aydın ve sanatçılara huzurunuzda yeniden teşekkür ediyor ve onları minnetle anıyorum.
Ben 1953 yılında doğdum ve doğduğumda İkinci Dünya Savaşı çoktan bitmişti. Ama buna rağmen geçen yüzyılın cinayetlerinde Almanı, Japonu, Amerikalısı, Kürdü, Türkü hepimizin ortak bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Sayın Savcı böyle düşünmüyor olabilir ama bence kollektif bir sorumluluğun olduğuna inanmak ve buna uygun davranmak, yeni yüzyılın geçen yüzyıla benzemesini önlemek için önemli.
Eğer Türkiye geçen yüzyılın özelliklerinden etkilenmemiş olsaydı, büyük ihtimalle bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunların büyük bir bölümü de olmayacaktı ve biz ne Kürtlerin dil, kimlik haklarını konuşmuş olacaktık, ne bu tür yargılamalar olacaktı ne de Türkiye’nin bölünmesi, parçalanması gibi endişelerimiz olacaktı. Geçen yüzyılın özelliklerini eleştiren, bunları roman ve denemelerinde edebi ölçülerle anlatan bir yazar olarak, dil, din ve kimlikleri bölücü bir tehlike olarak değil, zenginleştirici bir insani miras olarak görüyorum. Hele sözkonusu olan, bölgemizde hala çok canlı biçimde yaşayan Kürtçe, Aramice, Süryanca, Ermenice, Arapça, Farsça, İbranice gibi insanlık tarihinin en eski dillerinden olan diller ise durum daha da önemli. Biraz ötemizde akmakta olan Dicle ve Diyarbakır havzasını öte tafarındaki Fırat nehirlerinin suladığı bu topraklara ait bu kadim diller hem insanlığa ait ilk uygarlıkların dilleridir hem de birçok insani dinin dilidir. Eğer bu dilleri bilseydim, sadece Kürtçe ve Türkçe değil, bu dillerle de yazardım. Bunu da ilkel bir bölücülük yapmak için değil, henüz anlatılmamış insani kaderleri, edebiyatın henüz şahitlik yapmadığı insani felaketleri, sesi henüz duyulmamış sesleri, kendisini anlatmakta giçlük çekmiş mekanları modern edebiyat dünyasına katabilmek, böylelikle belki günümüz edebiyat dünyasını biraz daha zenginleştirmek için yapardım. Bu dillerle yazamadığım halde tüm romanlarımda birçok dilin, dinin, mekanın, kimlik ve kültürün hep olması belki de bu nedenledir.
Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; ne bu dava ne de buna benzer davalar bize ve çoktandır insani vicdan ve merhametin yoluna girmiş olan Türkiye’ye yakışmıyor. Türkiye’nin geleceği söz, düşünce, dil, din ve kimliğe ilişkin özgürlüklerdedir.
Popularity: 3% [?]
